23.03.2010

Başlamak Bulantısı

-Merhaba, ben yeni başladım...

Başlangıçlar... Önceleri heyecanlı olacak, sonra gittikçe rutinleşip alışkanlığa dönüşecek, sonlanmasıyla anlam kazanacak çoğu kez. Neye başlarsan başla...



Farelerin içinde döndüğü çarklardan edineceksin, farkında olmadan. Uzun uzun yol alacak ama bir arpa boyu yol gidemeyeceksin. Karşına çıkanlar bir şekilde senin yanından geçenler olacak, sen hiç bir zaman gerçekten onların yanına varmayacaksın. "Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur; sonu gelmez tekdüze bir ekleniştir bu.” (1) diyen Sartre’ı hatırlayacaksın.


Döngüler gittikçe sarmaya başlayacak yaşamını. Eğer herşey zıddını içinde barındırıyorsa, her yeni bitişi, bir başlangıç sayacaksın. Aslında hiç başlamayacak. Ardışık olaylar silsilesinde dönüp duracak, bir çembere teyelleyeceksin hayatını farkında olmayarak. Her yeni iğne darbesini bir başlangıç sanacaksın ve bir son. Belki de aslolan üzerinde dönüp durduğun çemberin kendisi olacak. Anlamayacaksın. Büyük ihtimalle bir süre sonra, başlamış olmanın bulantısı tutacak. Öğüreceksin zaman zaman.

Bu riskler sirkinde, bir anagramın içinde harfleri anlamlandırmaya çalışarak derdini anlatmaya uğraşacak, bu hayta hayatta sarpa sara sara, çeperlerine çarpa çarpa, düşersen aşağıda bir filenin seni tutacağını umut ederek dönüp duracaksın. Palyaçoların yamalı pantolonlarına özeneceksin. Çünkü ruhunda kocaman yırtıklar olacak ve yama yapmayı bilmeyeceksin. Bir baloncunun geçmesini bekleyeceksin sirkten, dileklerini küçük kağıtlara yazacak rengarenk balonlara bağlayıp gökyüzüne salacaksın. Bakacaksın, oldu sanacaksın. Neresi son neresi başlangıç anlamayacaksın. Bir süre sonra aramayacaksın da.

Bir labirentin içinde hep bitişe doğru gittiğini düşünecek, ama ne kadar mesafede olduğunu kestiremeyeceksin. Saklambaçlarda yitirdiğin dostların olacak, ailen, sevgililerin... Nerede olduklarını bildiğin halde sobeleyemeyeceksin. Sıkılınca yeni oyunlara başlayacaksın, kimi öğretilmiş, kimi dayatılmış, kimi keşfedilmiş olacak. En çok şeytan uçurtmalarını seveceksin. Yaşanıp atılmış karalama kağıtlarını bulup, az buruşmuş olanlarıyla bir şeytan, bir de kuyruk şekillendireceksin. Bırakacaksın gökyüzüne birbirine düğümlediğin anılara bağlayıp, heyecanlı heyecanlı savrulsunlar diye. Dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü düzende -kimi zaman bu kadar cömert bile değilken- kağıttan gemiler yaparak yeni başlangıçlara yelken açmaya, kumdan kalelerde yaşamaya çalışacaksın. Bir yanlış tüm doğruları boğacak, tüm kaleleri yıkacak bazen, ötekilerin yarattığı fırtınalarda.

“Başlangıçlardan ne alırdınız?” diye sormayacak hayat, gerçekten yaşamaya başlamadan önce. Getirip önüne koyacak. Tüm isteklerini un ufak edip, kırıntıları bir lütuf gibi gümüş tabakta sana sunacak. En fazla elinin tersiyle iteceksin tabağı ve ana yemeği beklemeye koyulacaksın. Ya da kabul edip çeşit çeşit tatlar alacak, ama kısa kısa keyfine varacaksın. Ne bir daha aynılarından isteyecek, ne de ana yemek için sabırsızlanacaksın. Büyük ihtimalle zaten, ana yemek gelene kadar sen masadan kalkmış olacaksın.


Özünü, özgür seçimlerin oluşturacak...(*) Kimi zaman seçtiğini anlamayacak, çoğu zamansa özgür olmayacaksın belki, ama inanacaksın. Hep bir şeylerin güzel olacağına... O yüzden yeniden, yeniden ve yeniden başlayacaksın.

Eşiklerde geçireceksin zamanının çoğunu. Cereyanında kalmadan başlayamayacaksın çünkü. Beklediğin eşikler hep sancılı olacak.(**) İster modernizmin, ister ilk ateşin; ister yeni bir yaşın, ister ölümün olsun. Kiminde bir çağ, kiminde bireysel bir çığır açacaksın. Atlama cesaretini gösterdiğinde -ki kaldığın cereyanda tüm varlığın tutulacak- göğsünü siper etmeyi de bileceksin ruhunu korumak için. Yaralanacak ama ağla(ya)mayacaksın, biraz daha büyüdüğünden. Sancından zevk almayı öğreneceksin.




Başlangıçları umutlara ilikleyip, belki senden önce yapılmayanları yapmak isteyeceksin. Kabul edilenin aksini veya hiç düşünülmemişi gerçekleştiriyor olarak ruhunu alışmışlık oklarına gerecek, çoğunda yalnız kalarak yeni bir başlangıç daha yapacaksın. Dünyanın yuvarlak olduğunu söylemek, aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını anlatmak, mağara duvarlarına resimler yapmak, ay düşünü tanımlayıp üzerinde yürümek ya da basitçe bütün gece yağan karda ilk izleri sen bırakmak isteyeceksin. Hep çemberin üzerinde, yeniden başlayacaksın. Yaptıklarının anlamlarını, sonları verecek. ”Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümüdür yalnız.”(2) diyen Sartre’ı anacaksın.

O nedenle yaşayıp yaşamadığın, gerçekte, öldüğünde ortaya çıkacak. Belki de ölümü yücelten bu olacak.


Bir gün başlangıçlarının hikayesini anlatmak istediğinde yine Sartre’ın dediklerini düşüneceksin.
“Yaşamak budur işte. Ama hayatınızı anlatırsanız, herşey değişir. Ne var ki, bu değişikliği kimse fark etmez. Gerçek hikayelerden sözedilmesi bunun kanıtıdır, gerçek hikayeler olabilirmiş gibi. Olayları anlatırken, onların çıkış biçimini tam tersine döndürmüyor muyuz sanki?"(3)

-Merhaba. Bense eski sayılırım. Yaklaşık otuz yıllık bir yaşanmışlık. Şimdi anlatmaya başlıyorum...




1- Bulantı / Sartre, Jean-Paul / Hilâv, Selâhattin / Can Yayınları / İstanbul / 3.Basım 2005 s.59
2- A.g.e s.57
3- A.g.e s.60




*Bu yazı N'DEN dergisinde yayımlanmıştır.

0 yorum:

Yorum Gönder