23.03.2010

İstiridye Sızısı

I.
Soğuk gecenin dizleri dibine kıvrılmış, çakacak bir şimşeğin içimi aydınlatmasını bekliyorum. Derken, harikulade bir tablonun karşısında çakılı kalan cahil bir hayran gibi taş kesiliyorum. Soğuk, bedenimi zangır zangır titretirken, içimde yanan anılarımın dumanı dudaklarımdan beyaz beyaz tütüyor.


Ayağa kalkıyorum. Sen, karşımda 17. yüzyıl asili gibi duruyorsun. Soylu bir hizmetçinin naif sırrı var bakışlarında. Zarif boynunun iki yanında sarkan inci küpeler istenmeyen bir aşkın iki kurbanı gibi ayrı. Dokunsam dökülecekler, dokunmazsam birleşemeyecekler. Bu ikilem…


Yağmur başladı. İkimiz de yüz yüze kalakalmışız, sanki yüzyıllardır. Üzerindeki amber rengi o elbise, başına sardığın lacivert fular… Tanrım, yeter yüzyılların bu suskunluğu, dökülüverse yağmurla gözlerindeki o sır. Yağmur renkleri çözüyor. Usul usul bulanıyor, maviler, kırmızılar... Tüm renklerin aslı siyahmış, siyah bir geceye sokulup, kayboluyorlar koynunda.
Hala çakacak şimşeğin içimi aydınlatmasını bekliyorum.




II.


Kabuğumu aralıyorum. Yiyecek birşeyler bulabilmek için. Deniz içime doluyor. Yanımdan bir yengeç geçiyor.
Tozu dumana kata kata. Acelesi var gibi. Muhtemelen kendini yiyecek bir şeyden kaçıyor. Benim farkımda bile değil. Hemen kapanıyorum. Ama kahretsin çok geç. İçime bir şey kaçıyor. Sanırım kum tanesi. Şu koskoca denizde sadece, küçük, basit bir kum tanesi. Uğraşsam da içimden atamayacağım artık, biliyorum. Daha önce başıma geldiğinden değil de... Biliyorum işte. Kendimi berbat hissediyorum. İçimden çıksın istiyorum. Ama kapandım bir kere. Aptal yengeç, ne yaptığının farkında bile olmadan beni nasıl bir rahatsızlıkla yaşamaya mahkum etti. Canım yanıyor, kendimi çok huzursuz hissediyorum. Bundan kurtulamayacağım kesin, o zaman onunla yaşamayı mı öğrenmeliyim? Çok zor.

Korumaya çalışıyorum kendimi, salgıladığım bu sıvı hafifletir mi biraz sancımı? Azalıyor galiba. Yok yetmedi, biraz daha, biraz daha...


III.


İçimde bir şey büyüyor. Günden güne. Acıma iyi geliyor ama. Yoruluyorum. Ne kadar zaman oldu kimbilir içime bu kum tanesi yerleşeli. Ayrımsayamıyorum artık. Sürekli bu huzursuzluktan kurtulmaya çalışıyorum. İçimde bir şey parlıyor... Acımı sardığım bu kabuk çok göz alıcı.






IV.


-Asaletinin simgesi bunlar.
Aslında ayrılığımızın demek istiyorum. Bunu dile getirmeye cesaretim yok.
Konuşmak yerine gülümsüyorsun. Bu gülümseme dünyama ne kadar yakışıyor bir bilsen. Hep orada kalmasını istiyorum.
Zarif elini bana doğru uzatıyorsun. Kalbim nasıl da çarpıyor. Yanağıma usulca dokunup okşuyorsun. Bir şimşek çakıyor. Kıpırtısız öylece duruyorum. Ellerini o minik kulağına götürüp inci küpeni çıkartıyorsun. Mantonun kollarından bembeyaz bileklerinin ışığı sızıyor. Üşüyeceksin diye korkuyorum. Sonra diğer küpeni çıkartıyorsun. Şimdi ikisi de avucunda duruyor. Bana doğru uzatıyorsun. Ben hala kıpırtısız, gözlerimiz avcunda, bekliyoruz. Sanki yüzyıllardır. Avuçların, inciler, anılarım, gülümseyişin, sırrın. Ellerime uzanıp usulca kavrıyorsun. Küpelerini ellerime bırakırken, içime senden bir şeylerin aktığını hissediyorum.
- Herkes incileri parlaklığıyla bilir, oysaki , inci bir istiridyenin yüzyıllar süren sızısı, acısını azaltma çabasıdır, diyorsun.


Arkanı dönüp giderken, sarsılarak ağlıyorum. Yağmur iyice bastırıyor. Gözyaşlarım kayıp. Avuçlarımda inciler. İstiridyenin sancısı yağmurla ruhuma karışıyor. İnciler kadar parlak bir şimşek çakıyor. Aydınlanıyorum.
*Bu yazı Akatalpa Öykü Eki'nde yayımlanmıştır. 2009

0 yorum:

Yorum Gönder