23.03.2010

Köprüde

Benim bir sırrım var. Evet inanmayabilirsiniz ama benim gibi bir adamın da sırrı olabilir. Konuşurken kimsenin gözlerine bakamayacak kadar çekingen olabilirim. Adımlarım farkedilmesin diye kösele ayakkabı giymeyebilir, neredeyse yere basmadan yürüyor olabilirim. Ama yine de bir sırrım var işte.






Bir köprüden geçiyorum, pardesümün yakalarını dikleştirip ellerimi ceplerime sokuyorum. Bunu aslında üşüdüğüm için yapmıyorum, amacım dikkat çekmemek. Gerçi çok da çaba sarfetmem gerekmiyor. Bir karınca gibi yürümeyi seviyorum, keskin ve sessiz. Sağımdan solumdan adamlar geçiyor, Magritte’in adamları. Hepsi aksi yöne. Ben fötr şapkamı takmadım bugün. Takmalı mıydım yoksa? Tabii ya... Yok yok, endişeye gerek yok, benim gibi bir adamın farkedilmesi - şapkalı ya da şapkasız- olanaksız.


Resimdeki adamlar gerçek değil ya hani , acaba yanımdan geçenler gerçek mi? Birini tutup kolundan, çeviriversem. Anlatsam aklımdan geçenleri, bir çırpıda. Dökülüversem. Hani hiç tanımadıklarınıza daha kolay açıklarsınız ya bazı şeyleri. Bu sırla birlikte içimdeki yerçekimi Yer’den altı kat fazla. Ne yapar adam acaba, söyleyip hafiflesem? Kolumu kolundan hızla sıyırıp arkasına bile bakmadan kaçar elbet. Siyah pardesüsünün yırtmacı tepesine kadar açıla açıla, kösele ayakkabıları tıkırdaya tıkırdaya. Bense gri gökyüzünün altında, bulunduğum bu asfalt köprüde yere altı kat daha mıhlı, kalırım.


Hava çok puslu bu akşam üstü, gözkyüzü üzerime kapandı kapanacak. Ardımda bıraktığım şehir kadın, makyajı akmış bir kadın yüzü beni uğurlayan. Belli belirsiz pencerelerden sızan yaldızlı ışıklar gittikçe geride kalıyor. Şehrin yanaklarında iki kocaman kara nehir. Birinin üzerinden geçiyorum. Sırrım yine aklıma düşüyor. Aslında insanların bildikleri ama sır olduğunu fark etmedikleri… Köprü bir labirent önümde. Geri dönsem çıkamayacağım, ilerlesem kaybolacağım. Ortada bir yerlerde durup, korkuluklara yaslanıyorum. Karşıdaki derin vadiden kurtulup gelen rüzgâr, zincirinden boşalmış gibi üzerime çullanıyor, bir adım geri düşüyorum. Gözlerimi kapatıp rüzgârın getireceği o sesi bekliyorum... Getirmiyor. Korkuluklara tutunup iyice kenara yaklaşıyorum. Aşağıya bakıyorum, kösele olmayan ayakkabılarımın burunlarını görüyorum. Altından akıp giden gri su sanki ayaklarımın ucundan sızıyor.
Soğuk ellerimi ısırıyor, daha fazla tutunamıyorum. İçim ürpererek yol gösterecek bir işaret bekliyorum. Benim gibi bir adamın da sırrı olabiliyormuş meğer.
Bu köprüde kimsesizim, bu labirentte de. Öyle kimsesizim ki bildiğim bu şeyin sır olmaktan başka şansı yok. Böyle düşündüğümde aslında bildiğim her şeyin bir sır olduğu sonucuna varıyorum. Rüzgar suratımı yalayıp geçiyor.
Şu an bir şey olsa. Ve bu sır... Zaman dursa meselâ, durmaz mı? Ben dursam o zaman burada, böylece. Saçma. Ne olacaktı ki dursam?
Geçecekti. Ben duracaktım, o geçecekti. Dingin geceleri sabahlara bağlayacak, ışıltılı sabahları gecelere yamayacaktı. O bunları yaparken ben yine bu şehirde, bu köprüde, aynı şekilde bekleyecektim. Durmak isteyecektim de duracak mıydım? Kasırgaların girdabında sağa sola çarpa çarpa parçalanmamak için bulduğum ne varsa yapışacaktım. Yapış yapış olacaktım. O geçecekti, ben duracaktım.
Gölgesi düşecekti nehirlere. Köprülerdeki ayak izleri düşecekti gölgelere. O gölgeler göz göre göre görülemez olacaktı şehrin gri sürmesinde. Geçecekti. Kimse geçtiğini anlamayacaktı. Ben duracaktım. Ayaklarımın izleriyle.
Gece bana bakacaktı. Ben gri bakacaktım, gözbebeksiz. Soracaktı. Cevaplamayacaktım. Cevaplayacaktım da anlamayacaktı. Yapışacaktım yanımdaki paslı korkuluklara. Yapış yapış olmayacaktım. Ellerimde metal kıymıklar, kanayacaktı. Ağlamayacaktım. Mutlu sonlar olacaktı. Aslında son olmayacaktı, çünkü o geçecek, ben duracaktım.
Durmadım, yürüyorum yeniden. Ne yöne gittiğimi ayrımsayamıyorum. Başladığım tarafa mı, bitişe mi, bilmiyorum. Köprünün kenarlarına çarpa çarpa devam ediyorum -yoksa labirentin mi demeliyim?- Üzerimde şehrin gri tozu, tenim yara bere içinde. Ya başladığım yere geri döneceksem ve orada cebime doldurduğum çakılları yine o yere gömeceksem?
Bir çığlık atsam... Sesim bu pusun içinde, göle düşen bir damla gibi halkalar yayarak dağılsa, ulaşsa birilerine. Sanmam. Avazım çıktığı kadar susuyorum ben de. Gelip geçiyorum. Benim bir sırrım var...

*Bu yazı Akatalpa Öykü Eki'nde yayımlanmıştır.

0 yorum:

Yorum Gönder