1.09.2010

YENİ DÖNEM GAZETESİ-22.08.2010

140 karakterli söyleşi



Efendim, e-posta, e-öğrenim, e-imza, e-kitap derken hayatımıza bir “e” daha girdi, “e-söyleşi”. Artık sevdiğimiz, takip ettiğimiz ünlülerle söyleşileri de elektronik olarak gerçekleştirebileceğiz. Zaten, pek çok kişiyi kendi sitelerinden, Facebook ve Twitter gibi paylaşım sitelerinden takip etmek mümkünken; bir de e-söyleşilerle, yerimizden kıpırdamadan, odamızdan çıkmadan, ofisimizde masamızdan kalkmadan hayranı olduğumuz kişileri daha yakından tanıyabileceğiz!
 
İnternet ortamını, tanıtım ve pazarlama aracı olarak yoğun ve etkin şekilde kullanan Everest Yayınları, bu sayede okurlara değişik tecrübeler yaşatmıyor değil. Yeni çıkan kitapların ilk sayfalarını gün gün Twitter’dan yayımlayan Everest, şimdilerde de e-söyleşiler düzenleyerek yazarlarla okurlarını bu site üzerinden buluşturuyor.


İnternet üzerinden sessiz sözsüz bir söyleşinin nasıl olacağını merak ettiğimden dedikleri tarih ve saatte açtım Twitter’da Everest’in sayfasını. Başladım beklemeye... Önce bir anons geldi söyleşinin moderatöründen, “Yazar Ece Temelkuran birazdan huzurlarınızda...” diye. Ardından bir “Merhaba” geldi Temelkuran’dan ve hemen arkasından sorular yağmaya başladı. Son kitabı “Muz Sesleri” hakkında konuşmak üzere sanal ortamda okurlarıyla buluştu yazar.


140 karakterden oluşan sorular ve cevaplar... Ses yok, seda yok, görüntü yok. Sadece harfler, noktalama işaretleri, gülen yüzler :) ve orada olduğuna inandığınız bir yazar var -ama sesi yok-. Biraz eksik... (Üçten ziyade iki boyutlu geçiyor söyleşi, gerçi yakında onu da yaparlar ya...) Heyecan eksik, telaş eksik, vurgu eksik, ima eksik, mikrofon cızırdamaları, “Sesiniz gelmiyor”, “Hiçbir şey göremiyorum” yakınmaları eksik... Yerine, dinlemek istediğiniz bir müzik çalıyor meselâ odanızda. Ayaklarınızı uzatıp kahvenizi içerken, üzerinizde eşofman, hiç istifinizi bozmadan sevdiğiniz yazara sorularınızı sorabiliyorsunuz.( Zeki Müren de bizi görmüyor nasılsa :) )


Tabii bu söyleşi yöntemine alışık olmayanlar için bazı teknik aksaklıklar da sözkonusu. Örneğin soruları göremeyenler oldu başlarda, sorduk hemen yazarak moderatöre, dedi ki “cevapla” linkine tıkladığınızda sorular da görülüyor. Denedik, oldu gerçekten. Sonra 140 karaktere sığmayan sorular için daha uzun “twitler” yazmaya yarayan başka bir “twitleme” yöntemi olduğunu öğrendik (Artık “twit” için bir Türkçe karşılık bulunsa diyorum.) Bakalım daha neler öğreneceğiz?..


E-söyleşilerde yazar da okur profili hakkında bilgi sahibi oluyor aslında. Kullanılan takma adlar, fotoğraflar, kişisel iletiler yazara da okuru hakkında fikir veriyor. “Nick’inizi beğendim, fotoğrafınız güzelmiş” gibi ifadelerle yazar da okuruna tepki verebiliyor. Diğer tüm tepkiler, vurgular için noktalama işaretlerine büyük iş düşüyor! Sorular gerçek söyleşilere göre daha yüzeysel ve cevaplaması kısa ve kolay olan sorular, nokta atışlar. (Ve gördüğüm kadarıyla her söyleşinin olmazsa olmazı boşboğazlık eden birileri, olmuyor.) Örneğin okur soruyor :


“Biz sizi okumayı seviyoruz, siz kimleri okumayı seviyorsunuz?


@tyfnguler Bugünün edebiyatından: Murat Uyurkulak, Murat Menteş, Sema Kaygusuz.”


“Neden en zeki yazarlar bile yazılarını hâlâ umut var diye bitirirler? Var mı gerçekten?


@edadurak Ben umuttan ziyade inat sözcüğüne inanırım.”


Dayanamadım ben de sordum. “Kurgu bir kahramanla tanışacak olsanız, o kim olurdu?”


@dilemma_gkc Zorba! Kesinlikle ve sadece Zorba!






Sonra bir uyarı geliyor, “Son 15 dakika” diye. Sorular gittikçe hızlanıyor. Ve final... Yazar okurlarına teşekkür ediyor ve bu sessiz söyleşi son buluyor. Bakalım sırada e-ne var?