24.01.2011

Lost in Translation


NOT: Geri dönüşlerden gördüğüm kadarıyla yazdıklarımdan filmi hiç beğenmediğim gibi bir hava oluşmuş, bunu düzeltmek için yazımı özellikle girişini biraz değiştirip, yeniden yayımlıyorum. Filmi beğendim, izlenmesi gereken filmlerden, ancak beklediğim kadar mükemmel bulmadım. Kimbilir belki de "modernçağda böyle yalın ama aslında dolu dolu bir hikâyenin yaşanma olasılığının düşük olduğuna inancımdır bakış açımı etkileyen.


Sırf adından dolayı izlemek için can attığım tek filmdir herhalde, "Lost in Translation". Bu terimi ilk duyduğuımda bayılmış ve hemen bir kenara not etmiştim, mutlaka üzerine bir öykü yazmalıyım diye (Hâlâ yazacağım...)İzledikçe gördüm ki film için en başarılı seçimlerden biri adı. Hem filme "cuk" oturmuş, hem de güzel bir gönderme var. "Lost in Translation", kabaca, çeviri sırasında oluşan anlam kayıpları için kullanılıyor bildiğim kadarıyla ve uzak, dillerini bilmedikleri bir ülkede(Japonya-Tokyo) eşlerine, hayatlarına, burada ne yaptıklarına anlam veremeyen iki kişinin başına gelenler bu başlık altında verilmiş, bu güzel...


Ancak çok daha başarılı bir film beklemiştim okuduklarıma dayanarak. (Beklentileri azaltmak gerek-hatta parçalayıp yok etmek-, diye hep söylerim ama genelde yapamam tabii.) Filmdeki en iyi şey Scarlett'in ve Bill Murray'nin oyunculukları bence. O yabancılaşmayı ve her şeyin anlamsızlığını film boyunca okuyabiliyorsunuz tavırlarında.

Meşhur Sofia Coppola yazıp yönetmiş filmi malum, iyi bir iş. Kült bir eser mi (anlatıldığı gibi), yok bence o kadar değil. En iyi sahnelerden biri yukarıda  fotoğrafı görülen, bir gece kulübü çıkışında öylece oturdukları sahne, diğeri bir gece yatakta sohbet ettikleri sahne. Bu sırada izledikleri film La Dolce Vita'ymış (1960) ve bu filmin son sahnesinde izleyenler, genç kadın ve daha yaşlı olan  adamın arasındaki konuşmaları duyamamaktaymış.(Bu film de izlenecekler listemde)


Yine de anlam veremediğim (özellikle Charlotte için), böyle farklı bir yerde hayatı keşfe çıkmayışları, farklı detaylardan zevk almayışlar, bu kadar bezginler yani aslında... Bir de şu noktayı eleştirmeden geçemeyeceğim, o yabancılaşmayı vermek için Japonları biraz küçük görmüşler gibi bir etki bıraktı bende, çok hoşlanmadım...

Imdb tırıvırılarına bakacak olursak; film 27 günde çekilmiş. Coppola erkek başrol oyuncusunu Bill Murray'i düşünerek yazmış ve rolü kabul etmeseymiş filmi çekmeyecekmiş. ( Çok haksız da sayılmaz) Charlotte ve Bob'un kaldıkları otel Park Hyatt Tokyo'ymuş. Charlotte'un oturduğu o pencere kenarında insan günlerce hiç sıkılmadan oturabilir bence, düşünür, okur, yazar... En etkileyici görselleri bu sahnelerden oluşmuş filmin sanırım. Aşağıdaki videoda bahsettiğim sahneler görülebilir.


İlginç bilgilerden biri de son sahnelerdeki Charlotte ve Bob arasındaki öpüşme senaryoda yokmuş ancak oyuncular arasında o sırada doğal olarak gerçekleşmiş ve filmde kalmış.

Bir de filmin son sahnelerinde adamın kadının kulağına ne fısıldadığı muamması var, hiç öğrenilemeyecek olan. Boşlukları siz doldurun mantığıyla düşünülmüş herhalde bu sahne, gerçekten de cevabı verilmediği için merak uyandırıyor. Bu sahnede ne dendiğini de Bill Murray, Scarlett Johansson ve Sofia Coppola dışında kimse bilmiyormuş. Ancak Ekim 2009'da youtube'da ortaya çıkan bir videoya göre, Bob şunu fısıldamış : 'I won't see you till the next making of Suntory. Go to that man and tell him the truth, okay?'

Aşağıdaki gibi onlarca video var video paylaşım sitelerinde, peki sizce ne dedi?



Sonuç olarak "Everyone wants to be found" ve film izlenmesi gereken filmler arasında.